TANZİMAT EDEBİYATI

TANZİMAT DÖNEMİ EDEBİYATINA GİRİŞ

 

Yrd. Doç. Dr. Saadettin YILDIZ

 

      Osmanlı Devletinde Yenileşme Hareketleri

       İkbal devrini geride bırakan toplumlarda, genel adı “yenileşme” olan bir değişme çabası görülür. Her şeyin iyi gittiği günlerin değişik imkân ve nimetlerine yeniden kavuşma arzusu, moral sıkıntısına düşen her toplum için normaldir. XVI. yüzyılda en kuvvetli günlerini yaşayan ve dünya devletleri arasında seçkin bir yer edinmiş   bulunan  Osmanlı  Devleti de  gerilemeyi  önlemek ümidiyle -uzun yıllar süren- bir yenileşme macerasını yaşamak zorunda kalmıştır.

       Kılıcı iki taraflı kesen ve yüzyıllarca üç kıtaya hükmeden bir milletin, düşüşe geçtiğini fark eder etmez, kurtuluş için çırpınmaya başlaması, kaçınılmaz olarak, telâş, ümitsizlik ve güvensizlik de doğurmuş; alınan tedbirlere rağmen çöküşün sürmesi ise, başta devlet adamları olmak üzere bütün aydınlarda tamamen dağılıp perişan olma korkusu uyandırmıştır. Bu korku ve telâşla, çare aramaya başlayan aydınların çok sayıda “reçete” ortaya attıkları görülür. Teklifler arasında bünyedeki sarsıntıyı kısmen hafifletebilecek tedbirler bulunduğu gibi, bünyeye –o zamanki sosyal ve kültürel şartlar gereği- ağır gelecek olanlar da vardır. Devlet adamları ve aydınların alınacak tedbirler hakkında tam bir fikir birliğinin bulunmayışı, dış devletlerin müdahaleleri, sistemi yenilemenin çok uzun zaman istemesi, iyi yetişmiş yönetici sayısının azlığı gibi sebeplerle, düşünülen tedbirlerin yeterince tartışılamadığı ve yürürlüğe konulmasında kararsızlık gösterildiği de bilinen hususlardandır.

       Metternich’in şu sözleri, Osmanlı’nın yenileşme için şart gördüğü tedbirlerde hataya düştüğünü, doğru olanı uygulamada da gerekli kararlılığa sahip olmadığını açık şekilde ortaya koymaktadır: “Bence (II. Mahmud’un) yapmış olduğu en büyük hatâ, icraat ve teşebbüslerinin esaslarına ve hakiki mahiyetlerine atfetmesi lâzım gelen ehemmiyeti ve kıymeti onların şekline vermiş olmasıdır. (…) Sultan Mahmud’un icraati hakkında bir devlet adamı sıfatıyla vicdanımı yoklayarak daima dermeyan edebileceğim bir tenkit de, padişahın millî fikirlere uygun olarak yapıldığı takdirde faydalar tevlid edebilecek bir hareket ve teşebbüsü, hiç tereddüt etmeyerek onu yabancı şekli ile nazara alması ve böylece tatbik ve icraya girişmesidir.”[1]

       II.Mahmud devrinde yürütülen yenileşme hareketleri, giyim-kuşamda, günlük hayatın düzenlenmesinde, teşrifatta Avrupa’ya benzeme gibi sathî meselelere fazla önem verildiği gerekçesiyle tenkit edilmiştir. Metternich’in “… atfetmesi lâzım gelen ehemmiyet ve kıymeti onların şekline vermiş…” şeklindeki tesbitinin temeli de budur. Ancak, Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması ve yerine Asâkir-i Mansûre-i Muhammediye ordusunun kurulması, Harbiye ve Tıbbiye’nin açılması, Türkler hakkında yazılmış bazı kitapların çevirisi, Takvîm-i Vakaayi’in çıkarılması, Avrupa devletleriyle olan ticarî ilişkilerin arttırılması gibi önemli hizmet ve faaliyetlerin  bu devirde olduğunu da unutmamak gerekir.

       Fakat bu yenileşme hareketleri devletin özellikle askerî kanadında birtakım kıpırtılar meydana getirmiş olmakla beraber, geriye gidişi durduramamış, üstelik sosyal bünyede de yaralar açmıştır. Bu sebeple, devlet daha organize ve sistemli tedbirler almak zorunda kalmıştır.

 

       Tanzimat Dönemi

       “Batılılaşma”yı devletin kurtuluş çaresi olarak görenler, bunu bir an evvel ve devlet eliyle gerçekleştirmek için daha sistemli ve sürekli çalışmak gerektiğine inanıyorlardı. Sultan Mahmud’un ölümünden sonra oğlu Abdülmecid’in tahta çıkışı, batılılaşma konusundaki projelerini hayata geçirmekte ısrarlı olan Mustafa Reşid Paşa için -ki bu projeleri yüzünden Sultan Mahmud’un sert tedbirlerine de maruz kalmıştı- önemli bir fırsat oldu. Düşüncelerini Sultan Mecid’e anlattı ve onu ikna etti: Bir “ferman” çıkarılacak ve devletin bünyesinde esaslı değişikliklerin yapılacağı bizzat padişahın teminatı olarak ilân edilecekti. Ferman hazırlandı ve Şinâsî’nin “medeniyyet resûlü”  olarak gördüğü Mustafa Reşid Paşa, 3 Kasım 1839 günü, Gülhane’de bu “hatt-ı hümâyûn”u okudu.


 

         Fermanlarda Neler Var?

 

         Tanzimat Fermanı

       Tanzimat Fermanı, Osmanlı Devletinin değişim macerasında dönüm noktası olarak kabul edilir. Aslında, hem özündeki fikrî ve felsefî temel zayıflığı, hem de bu özün hayata geçirilmesindeki tıkanıklıklar sebebiyle kendine özel bir tesir kabiliyeti taşımamakla beraber, daha sonra yapılan hemen bütün düzenleme ve yenileştirme faaliyetlerine, lâfzen de olsa, temel teşkil etmesi bakımından sosyal ve siyasî tarihimizde önemli bir yeri bulunan bu fermanda, başlıca, şu hususlar yer almıştır:[2]

       *Osmanlı Devletinin kuruluşundan itibaren (son zamanlara gelinceye kadar) Kur’an hükümlerine ve şer’î kanunlara hakkıyla riayet edildiğinden, devletin gücü ve halkın refahı en üst seviyeye ulaşmış (idi.).

       *(Fakat) son yüz elli senedir, çeşitli sebeplerle, şeriate ve kanunlara uyulmadığından, eski kudret ve refah za’fa ve fakra dönüşmüştür. (Halbuki) şeriatin icaplarına göre yönetilmeyen memleketler pâyidâr olamaz.

       *İmar faaliyetleri, ticaret, ziraat vb. hususlarda Devlet-i Aliyye’nin hususî durumu göz önünde bulundurulmak suretiyle gerekli tedbirler alınırsa, beş on sene zarfında eski gücüne yeniden kavuşacaktır.

       *(Bu cümleden olarak) Devlet-i Aliyye ve memâlik-i mahrûsanın (Osmanlı ülkesinin)  iyi idare edilmesi zımnında bazı yeni kanunların konulması elzemdir.

       *Bu kanunların esas maddeleri, can emniyeti,ırz, namus ve malın koruma altında bulunması, âdil ve düzenli vergi, askerlik hizmetlerinin tanzimi… olacaktır.

       *Bu maddeler şu sebeplerden dolayı çok önemlidir: Dünyada can, ırz ve namustan daha yüce bir şey yoktur. İnsan bunları tehlikede görürse, mayasında hainlik yoksa bile, bu değerlerini koruyabilmek için, devlete zarar verebilecek birtakım faaliyetlere girişebilir. (Oysa) can ve namusundan emin olan kimse, sadakatten ayrılmaz, devlete isteyerek hizmet eder.

**Mal emniyeti yoksa, insan devlete ve millete ısınamaz; malından emin olursa vatanına daha çok bağlanır.

       **Devlet, ayakta kalabilmek için vergi alacaktır; fakat bu vergilerin adaletli olması gerekir.

       **Askerlik de vatanın muhafazası için mühimdir; fakat bir memleketten asker istenirken oranın kudretine bakılacak ve askerliğe belli bir süre tayin edilecektir.

       *(Can emniyetinin bir tezahürü olmak üzere) hiç kimse yargılanmadan idam cezasına çarptırılmayacak; (aynı minval üzere) kimse kimsenin can, mal, ırz ve namusuna tecavüzde bulunamayacak; yani devlet nasıl şahıs haklarına riayet ediyorsa, şahıslar da başka şahısların can, mal, ırz ve namusuna riayet edecektir. (Mal emniyetinin gereği olarak) bir kişi suç işlediyse onun bütün veresesini de töhmet altında bırakacak ve mirastan mahrum edecek şekilde mal müsaderesi (mala, mülke el konulması) yoluna gidilmeyecektir. Rütbeye, makama bakılmaksızın ve müslüman-gayrimüslim ayrımı yapılmaksızın, kanunların âmir hükümleri tatbik olunacaktır.

       *Gerekli kanun ve nizamlar, Ahkâm-ı Adliye (Adalet nazırlığı)[3] ve Meclis-i Vükelâ (kabine, hükûmet) âzâsınca meşveret yoluyla vaz’ ü tatbik edilecektir.

       *Bu haklar, padişah tarafından verilmiş olup yine onun teminâtı altındadır.

       Görüldüğü gibi, Tanzimat Fermanı -bazı maddeleri, bilineni ve mevcudu yeniden dile getiriyor olsa da- önemli mesajlar taşımaktadır. Ancak, fermanda vaad edilenlerin hayata geçirilmesinde bazı devlet adamlarının tutum ve uygulamaları hayli farklı olmuş; çeşitli kademelerdeki yöneticiler, kendi düşünce, niyet, alışkanlık ve menfaatleri doğrultusunda hareket etmişlerdir.

       Fermanda zikredilen “herkese eşit muamele”  yapılacağı hususunun gayrimüslim ahaliye daha fazla yarayacak gibi görünmesine rağmen, gerek din gayreti, gerekse millî, siyasî ve ideolojik menfaatleri icabı Hıristiyan tebaaya arka çıkan Avrupa devletleri, devlet adamlarımızın bu tutumundan hoşnut olmadıkları için -Rusya’ya karşı mukavemetimizde destek  şartı olmak üzere- “müsâvât” meselesinin yeniden ve daha açık bir biçimde ele alınarak resmiyete geçirilmesini istemeye başladılar. Devlet de, iç ve dış gaileler karşısında bunaldıkça yeni arayışlara girmek ve yeni tavizler vermek zorunda kaldı.

       Tanzimat Fermanı’ndan 16 yıl 3 ay 15 gün sonra, yine Sultan Mecid’in imzasıyla ilân edilen ve ilk fermana göre çok daha geniş “müsâvâtlar”  vaad eden Islahat Fermanı bu baskı ve arayışların eseridir.

            Islahat Fermanı (18 Şubat 1856)

       Bu ferman, gayrimüslim tebaaya imtiyazlar tanımak yönünden, Tanzimat Fermanı’na göre çok daha “keskin”dir. Sultan Abdülmecid, bu ikinci fermanında -özetle- şu hususları kabul ve tebliğ etmektedir:

       *(Allah’ın izniyle) tahta geçtiğimden bugüne kadar, her sınıftan tebaamın saadeti hususunda gösterdiğim himmetin semeresi müşahade edilmiş; mülk ve milletin ma’mûriyet ve zenginliği her geçen gün arttığı…

       *Gülhâne’de okunan Hatt-ı Hümâyûnum mucibince her din ve mezhebde bulunan bütün tebaam hakkında bilâistisna can, mal ve namus mahfûziyeti (güvenliği, koruma altında tutulacağı) va’d ü ihsan buyurulmuş olup şimdi bir daha te’kid ve te’yid (tekrarlama, doğrulama ve destekleme) kılınmakta; kâmilen fi’le çıkarılması (bütünüyle uygulanması) için tedbirler…

       *Ecdâdımız tarafından Hıristiyan tebaaya tanınmış olan imtiyazlar ve verilen haklar bir daha takrir…

       *Hıristiyan vesair gayrimüslim tebaanın her bir cemâatinin idaresinin ruhban ve avâmı arasından seçilecek âzâlardan meydana gelen bir meclisin hüsn-i mahfazasına (gerektiği gibi korumasına) havâle kılınması…

*Âyin yapmaya mahsus binaların tamir ve bakımının, âyin tertibinin herhangi bir kayda tâbî olmaması; hiç kimsenin kendi dinî ibâdetinden men’ edilmemesi; din değiştirmeye zorlanmaması; gayrimüslimlerin inançlarından dolayı aşağılanmaması…

       *Din ve milliyet farkı gözetilmeksizin her vatandaşın devlet hizmet ve memuriyetine kabul olunması; imtihan ve benzeri şartları yerine getiren herkesin askerî mekteplere, mülkiyeye kabul edilmesi…

       *Her cemâatin maârif ve sanâyie dair mektepler açabilmesi…

       *Gayrimüslimlerin medenî dâvâlarda rûhânî reislerine bağlı olmaları, cezâ dâvâlarının ise Türk hâkimler tarafından görülmesi…

       *Hapishanelerde insan haklarına riayet edilmesi, bedenî cezâya cevaz verilmemesi; bu yolda emir veren yetkili çıkarsa derhal cezalandırılacağı…

       *Sınıf ve cemâat farkı gözetilmeksizin vergi alınması…

       *Gayrimüslimlerin de bundan böyle askere alınması; ancak isteyenlerin bedel ödeyebileceği…[4]

*Memura yeterli ve düzenli maaş ödenmesi…                                         

       *Vilâyet, sancak ve kazâ meclislerinde Hıristiyanların da nüfusları oranında temsil edilmeleri…

       *Avrupa ilminden, sermâyesinden istifadeye bakılması…

 

       Fermanlar Şifâ Oldu mu?

       Tanzimat Fermanı nasıl sadra şifa olmadıysa, yaygın ifadesiyle, “gâvura gâvur demeyi yasaklayan”, azınlıklarla ilgili maddeleri hayli “coşkun” görünen ve Sadrazam Âlî Paşa, Hâriciye Nâzırı Fuad Paşa, Şeyhülislâm Ârif Efendi ile İngiltere, Fransa ve Avusturya elçilerinin de bulunduğu bir heyet tarafından hazırlanan Islahat Fermanı da bekleneni veremedi.

       Bir tarafta icraatları disiplin altına alınmak istenilen devlet adamları, diğer tarafta ülkenin bütün çilesini yüklendiği halde, özellikle ticaret sektörünün kaymağını yiyen azınlıklarla bir tutulmasına  -hattâ bazan onlardan daha geriye düşürülmesine- için için de olsa tepki gösteren müslüman halk, gelişmelerden hoşnut değildi. Ayrıca, Hıristiyan tebaanın bile şikâyetleri vardı. Bu hususu, devrin en dikkatli siyasi gözlemcilerinden Ahmed Cevdet Paşa’nın kaleminden takip edebiliriz:

       “Bu Ferman’ın hükmünce teba’a-i müslime ve gayr-i müslime  kâffe-i hukukda (her türlü hak ve hukukta) müsâvî olmak lâzım geldi. Bu ise ehl-i islâma pek ziyâde dokundu. Mukaddemâ musâlahaya esas ittihaz edilmiş (barışa esas kabul edilmiş) olan mevadd-ı erba’adan (dört maddeden) birisi Hıristiyanların imtiyâzâtı mes’elesi olup ancak istiklâl-i hükûmete dokunulmamak şartı ile mukayyed idi. Şimdi ise imtiyaz bahsi geride kaldı, bi’l-cümle hukuk-ı hükûmette teba’a-i gayr-i müslime ehl-i islâm ile müsâvî addolunuverdi. Ehl-i islâmdan birçoğu Âbâ ve ecdâdımızın kanıyla kazanılmış olan hukuk-ı mukaddese-i milliyyemizi bugün ga’ib ettik. Millet-i İslâmiye millet-i hâkime iken böyle bir mukaddes hakdan mahrum kaldı. Ehl-i islâma bir ağlayacak ve mâtem edecek gündür deyu söylenmeğe başladılar.

       Teb’a-i gayr-i müslime ise ol gün raiyyet silkinden (vergi veren tebaa, azınlık olmaktan) çıkıp millet-i hâkime ile tesâvî (eşitlik, denklik) kazanmış olduklarından anlarca bir yevm-i meserret idi. Lâkin patriklerin ve sâir rüesâ-yı rûhâniyyenin tavzifleri (ruhanî liderlerin görevlendirilmeleri, tayinleri)  Ferman’da münderic olduğundan anlar dahi hoşnud olamadılar ve bir de öteden beri Devlet-i Aliyye’de ehl-i islâmdan sonra rumlar ve ba’dehû ermeniler ve ba’dehû yahudiler derece derece mu’teber oldukları halde bu kerre cümlesi bir raddede tutulacaklarından rumların bazıları Devlet bizi yahudilerle beraber etti. Biz İslâm’ın tefevvukuna (üstün tutuluşuna) râzı idik  deyu i’tiraz eylediler. Binâenaleyh ol gün hava nasıl puslu ise arz odasında Ferman okunurken hazır olanlardan ekseri abûsü’l-vech (asık suratlı, somurtmuş) idi. Ancak bizim ziyy-i islâmda (müslüman kılığında) bulunan birtakım alafranga çelebilerin yüzlerinde eser-i beşâşet (güler yüz, neşe) görülüyordu ve bu makulelerden (bu cinsten) birtakım yâdgârlar[5] (edepsizler) dahî Teba’a-i gayr-i müslime ehl-i islâm içine yayılıp mahalleler mahlût olıcak (mahalleler karışık hâle gelince) emlâkimizin fiatı terakkî ve medeniyyet tevessü’ eder (emlâkimizin değeri artar, medeniyet yaygınlaşır) dedikleri ve bu vechile izhâr-ı memnuniyyet etdikleri (memnuniyet gösterdikleri) işidildi ve görüldü.

       Elhâsıl bu Islahat Fermanı’ndan dolayı millet-i islâmiyye dil-gîr (kırgın, gücenik) olarak vükelâ-yı hâzırayı  fasl ü mezemmet eder oldular.” (Devrin kabine üyelerini, yetkililerini çekiştirdiler, kınadılar)[6]

       Kısacası, bu zamana kadar resmî makamlarca yürütülen ıslahat hareketleri, sosyal ve siyasî bünyede esaslı bir iyileşme meydana getiremediği gibi, ısrarlı ve  çok yönlü müdahalelerle sarsılan, zayıflayan eski yapının yerine yeni bir sistem ikame edilemediği için devlet iyice zayıflamış; devlet adamları ve aydınlar arasında baş gösteren yenilikçi-muhafazakâr  çekişmesi de ciddî sıkıntılara yol açmıştır. Dış devletlerin, açılan kapıdan her fırsatta içeri girerek devleti yönlendirir pozisyona gelmeleri ise, milletin maneviyatı üzerinde yıkıcı etkiler bırakmıştır.

       Şu da var ki, yıllarca süren değişme-yenileşme çabaları, artık “resmî faaliyet” çerçevesini aşarak bir dünya görüşü, hattâ bir ideoloji mahiyetinde aydınların kafasında şekillenme istidadı göstermeye başlamıştır. Zorlayıcı tedbirlerin kısa vadede belli bir yere kadar ulaşma şansı mevcut ise de, toplumları köklü değişikliklere hazırlamada fikir ve sanat hareketlerinin daha geniş bir etkiye sahip olduğu ve özellikle sanat yoluyla halka ulaşan telkinlerin bir “yaşama felsefesi” hâline gelmesinin kolaylaştığı, örneklerle sabittir.

 

       Yenileşme Hareketleri Karşısında Aydınlar,           Sanatçılar ve  Devlet Adamları       

       Bu gerçeği yakından bilen aydınlar -ki II. Mahmud zamanından itibaren Avrupa’ya tahsil için gönderilen gençler, oralardan yenilikçi fikirler devşirerek dönmeye ve bu fikirlerini çeşitli yollardan yaymaya başlamışlardı- Osmanlı Devletini kurtarmak, toplumu yeni bir nizama kavuşturmak amacıyla fikir, sanat ve kültür faaliyetlerine giriştiler. Bu faaliyetlerde devletin çeşitli kademelerinde görevli olan kimseler öndeydiler. Çeşitli lâyiha, makale ve mektuplarla ortaya attıkları düşünceler Tanzimat edebiyatının fikir temellerinin atılmasında küçümsenmeyecek bir rol oynamıştır.

       Resmî görevlerle Avrupa’ya giden devlet adamlarının bazıları zengin intibalarla döndüler; oralarda gördüklerini gerek devlet yetkililerine ve gerekse halka aktardılar.

       Meselâ, Paris Sefareti Başkâtibi Mustafa Sâmî Efendi’nin Avrupa Risalesi  adlı kitapçığına göz atalım (bu risale, 1840 yılında Takvim-i Vakayi’de yayınlanmıştır).

       Gezip gördüğü ülke ve şehirlerin tabiî güzelliklerine de dikkat eden Mustafa Sâmî Efendi (öl.1855), şu hususları tesbit ediyor (sadeleştirilerek özetlenmiştir):

       *Avrupa’da hangi din ve mezhepten olursa olsun, liyakat sahibi olan kimse devlet hizmetinde istihdam olunur.

*Kadın-erkek bütün Avrupa ahalisi okur-yazardır.

*Eğitim-öğretim o derece ileridir ki dilsizler ve körler için özel kitaplar vardır. Benzeri sakatlarda kimseye muhtaç olmadan geçimlerini temin ederler. Akıl hastaları son derece rahat şartlarda tedavi edilir.

*Maliye, askeriye, şehircilik konuları öyle  esaslı düzenlenmiştir ki her iş saat çarkı gibi yürümektedir.

*Sağlık işleri fevkalade ileridir. Hastaneleri çok büyük, temiz ve rahattır. Buralarda gönüllü hemşireler çalışır.

       *Maddî refah yüksektir. İlim yoluyla öğrendiklerini pratik hayata uygulamışlardır.

       *Yolları düzgündür; yollarda istikametleri gösteren levhalar vardır.

       *Belediye hizmetleri çok iyi tanzim edilmiştir.

       *Avrupalı, dünyada en utanılacak şeyin atâlet olduğunu bildiğinden ilim ve fenne önem verir.

       *Toprakları o kadar verimli ve müsait olmadığı halde müreffeh yaşamaları ilim ve fen sayesindedir.

       *İlim ve fennin kaynağı İslâmiyettir. Memleketimizin toprağı verimli, insanı çalışkan ve fıtraten zeki olduğuna göre, kendi malımız olan ilim ve fenne sarılsak, Avrupalının o kadar uğraşarak ulaştığı seviyeye biz çok daha kısa zamanda ve kolaylıkla varırız. Bu suretle, başka memleketlerin erzak ve emtiasına ihtiyacımız kalmaz; onlara ödediğimiz paralarla memleketimizi imar ederiz. Fakir ve düşkünlerimizi çaresizlikten kurtarırız. Mesken, hastane, tekke, medrese yaparız. Zenginlerimiz çoğalır; hayır hasenat artmak suretiyle mescidler, camiler, çeşmeler yaparız; böylece âhiretimizi de ma’mur etmiş oluruz.[7]

       Mustafa Sâmî Efendi’nin gözlemleri oldukça ayrıntılı, dikkatleri güzeldir. Avrupa’dan örnek olarak getirilmesini arzu ettiği hususlar -salim bir düşünce yapısı  ve sağduyu ile tesbit edilmiş olması bakımından- dikkat çekici olduğu için, bu metin üzerinde uzunca durulmuştur. Ayrıca, bu risalenin muhtevası ile Islahat Fermanı’nın muhtevası arasındaki ortak noktalara dikkat edilmesi gerekir.

       Tabiî, Mustafa Sâmî Efendi’nin Tanzimat edebiyatının meydana gelişinde önemli bir etkiye sahip olduğu söylenemez. Bu hususta, birer hazırlayıcı, yol açıcı olarak, Ahmed Cevdet Paşa, Münif Paşa, Saffet Paşa, Sadullah Paşa, Sadık Paşa, Hoca Tahsin Efendi gibi, bilgileri yanında edebî kabiliyetleri de gelişmiş bulunan aydın devlet adamlarının etkileri daha fazladır.

       Bunlar arasında Münif Paşa ile Ahmed Cevdet Paşa’nın  yeri daha ileridedir.

            Ahmed Cevdet Paşa (1822-1895), Kırklareli’nin bir köyünden Lofça’ya göçen bir ailenin çocuğudur. İlk öğrenimini doğduğu yer olan Lofça’da yaptıktan sonra İstanbul’a geldi ve medrese öğrenimine başladı.  Devrin tanınmış hocalarından dersler aldı. İlahiyat, Hikmet (Felsefe), Arap Edebiyatı, Matematik, Arziyat (Jeoloji), Felekiyat  (Astronomi) okudu. Farsça öğrendi. Eski tarzda, hikemi şiirler yazdı.  Bu şiirlerin estetik seviye olarak yüksek olduğu söylenemez. Onun asıl başarı sağladığı edebiyat sahası tarih yazarlığı ve dilbilgisidir

            Çok çeşitli resmî görevlerde bulundu: Fuad Paşa ile birlikte Bükreş’e gitti (1848), Dârülmuallimîn Öğretmen okulu) müdürü ve  Meclis-i Maarif azası (1850), Fuad Paşa ile Mısır’a gitti (1853), Vakanüvislik görevine getirildi (1855), Meclis-i Âlî-i Tanzimat azası (1857), İşkodra Fevkalade Komiseri (1861), Bosna’da müfettiş (1863), Kozan Fevkalade Komiseri (1865), Vezirlik rütbesi verildi, kısa bir müddet Halep valiliği yaptı, Divân-ı Ahkâm-ı Adliye reisliğine getirildi. (1866), MecelleHeyeti Başkanı (1868), Bursa, Maraş, Suriye, yanya valiliklerinde bulundu. Adliye Nazırlığı  (5 defa), Maarif Nazırlığı (3 defa), Evkaf-ı Hümâyûn Nazırlığı (2 defa), Dahiliye Nazırlığı ve Ticaret Nazırlığı yaptı.

            Bu geniş görev yelpazesi, Ahmed Cevdet Paşa’nın hem siyaset, hem ilim, hem de kültür-sanat hayatının tamamıyle içinde yer aldığını ortaya koymaktadır.    

            Medrese ve tekke kültürünü alarak yetişen Cevdet Paşa’nın Reşid Paşa’yı yakından tanıması,  Paşa ölünceye kadar çevresinden ayrılmaması onun için iyi bir ufuk genişletme  fırsatı olmuştur.

            Değişik konularla ilgilendi ve önemli eserler kaleme aldı.  1855’te  Sadrazam Fuad Paşa ile birlikte kaleme aldığı Kavâid-i Lisân-ı Osmanî, Türkçenin doğru okunup yazılması ile ilgili kuralları anlatır. Almanca’ya da çevrilmiş olan bu eser, Encümen-i Dâniş’in ilk eseridir.[8]          

            Ahmed Cevdet Paşa’yı, “yenileşme hareketinin içinde yer alan, yeni nizamın bizzat tatbikçiliğini de yapan bir muhalif”  olarak değerlendirmek mümkündür. Meclis-i Âlî-i Tanzimat Âzalığı, Islahat Komisyonu Âzalığı, Şûrâ-yı Devlet Tanzimat Dairesi Reisliği, Meclis-i Maârif Âzâlığı ve Maârif Nâzırlığı gibi, yenilik hareketlerinin belirlenmesi, planlanması ve uygulanmasıyla ilgili meclis ve nezaretlerde görev alan Ahmed Cevdet Paşa, “devri gibi kurucu, yapıcı ve uzlaştırıcıdır. Devri gibi Avrupa’ya hayran bir medeniyetçidir. Terakkîye inanır.”[9]

            Fakat aynı zamanda, “Biz o zamanlar ileri gidiyoruz der iken ne kadar geri gittiğimizi ve kudretimizden ne kadar düştüğümüzü çok sonra anladık. (…) Bizim bazı ahvâl,i husûsiyyemiz (özel durumlarımız) var ki başka devletlere nâfî (yararlı) olan bize muzır (zararlı) olur.

            Himâye-i ecnebiyye belâsı bize yeter iken, belâ üstüne belâ olarak bir de mahkeme-i muhtelite (karma mahkemeler) yapıldı. Ya o zaman, hikmete muvafık yolda bir ticaret mahkemesi yapmak kabil değil miydi? Evet kabildi, lâkin o zaman ser-i kârda (iş başında) bulunanlar dekaayık-ı adliyeyi (adalet işlerinin inceliklerini) bilmezler ve erbâbından öğrenmeğe tenezzül etmezlerdi.” (Cevdet Paşa’nın Sadullah Paşa’ya Mektubu, Yeni Türk Edebiyatı Antolojisi-I, s. 67) diyecek kadar da ihtiyatlı ve geleneksel yapıya saygılıdır. “O daima ayıklanmış eskidir. ”[10] “… üzerinde durulacak asıl vasfı çalışkanlığıdır. Hayatı, işin terbiyesi, işin zaferidir. 1850’den 1895’e kadar memlekette yapılan şeylerin büyük bir kısmı onun eseridir. Adliye, Maarif, Dahiliye, Evkaf nezaretleri asıl teşkilâtlarını onun nazırlık zamanlarında tamamlar.

            Başta Mecelle olmak üzere yeni yapılan kanunların çoğu onundur. Ceza, Ticaret ve Arazi kanunları onun kavrayıcı ve amelî (pratik) zekâsının mahsulüdür. Meclis-i Maarif, Meclis-i Vâlâ ve Şûra-yı Devletteki vazifeleri, muhtelif nazırlıkları, valilikleri ve zaman zaman memur edildiği ıslah ve tenkil cinsinden fevkalâde vazifeler gibi hakikaten mühim ve yorucu işlerin arasında başta Tarih-i Cevdet  olmak üzere telif ve tercüme otuz cilde yakın, devri için daima ön safta kalan bir eseri destekleyecek fikrî mesaiyi devam ettirebilmesi hakikaten şaşırtıcı bir şeydir.”[11] 

            Ahmed Cevdet Paşa’nın eserlerinden bazıları şunlardır:

            a)Tarih: Târih-i Cevdet (Encümen-i Dâniş tarafından yazdırılan ve toplam  12 cüz olan bu eser, 1853-1883 yılları arasında 30 yıllık bir emekle tamamlanmıştır.), Kısâs-ı Enbiya (12 cüz, 1774-1888)

            b)Dil ve Edebiyat: Belâgat-ı Osmaniye (1880), Kavâid-i Osmanî (Fuad Paşa ile birlikte, 1884)

            c)Muhtelif eserleri: Mukaddime-i İbn-i Haldun (1860), Tezâkir (Cavit Baysun tarafından yayınlandı, 1953), Ma’rûzât  (Abdülhamid’in emriyle kaleme alınmış, tarihe ait bilgi notları)

 

            Münif  (Mehmed Tâhir) Paşa (1828-1910) Antep’te doğdu. 1851’de  Şam eyaleti Meclis-i Kebir kâtipliğiyle başlayan resmî görevleri yaklaşık 50 yıl sürdü. Başlıca şu görevlerde bulundu: Bâb-ı Âli Terceme Odası Arapça ve Farsça mütercimliği (1852), Berlin Sefareti 2. Kâtipliği (1855), Bâb-ı Âli Baş Mütercimliği (1862), Zabtiye Müsteşarlığı (1867), Meclis-i Maarif Reisliği (1869), Tahran Sefirliği (1872), Maarif Nazırlığı (1877, ilki), Ticaret Nazırlığı (1877), Maarif Nazırlığı (1878, ikincisi), Maarif Nazırlığı (1884, üçüncüsü), Tahran Sefirliği (1896)…

            Maarif Nazırlığına kadar çeşitli ve önemli resmî görevlerde bulunan Münif Paşa, çok yönlü, araştırıcı ve gayretli bir aydın ve aşırılıkları olmayan samîmî bir yenilikçidir.  Arapça ve Farsça yanında Fransızca ve Almanca biliyordu, İngilizce öğrenmeye de çalıştı. Berlin Sefaretinde görevliyken üniversiteye de devam etti; oradaki ilim hayatı hakkında bilgi sahibi oldu. Batılı kaynakları doğrudan okuyabilecek donanıma sahipti. Ülkenin ancak eğitim sayesinde kalkınabileceğine inanıyordu.

            Münif Paşa’nın Osmanlı toplumunun içinden geçtiği değişme ve yenileşme macerası hakkındaki temel görüşü şudur: Avrupa ilim ve tekniğini alalım, taklitçi olmayalım; kendimiz olarak kalalım.

            Özellikle Mecmua-i Fünûn (1863-1865 ve 1882) adıyla çıkardığı dergiden dolayı hem gazetecilik tarihimizde önemli bir yer edinmiş, hem de topluma benimsetilmek istenilen “yeni yaşayış”ı tanıtma yolunda hizmet etmiştir. Voltaire, Fenelon ve Fontenelle’in eserlerinden çevirdiği yazılardan meydana gelen Muhâverât-ı Hikemiyye (1859) adlı eseri de bizde Batı tipi aydın tabakanın yetişmesine katkıda bulunmuş olduğu kabul edilen eserlerdendir.

            “Münif Efendi’nin bu eseriyle ebnâ-yı memlekete ifa ettiği hizmeti, kemâl-i esefle tekrar ediyorum, devlet ifa edememiş ve belki ifa edenlere manialar teşkil etmiştir. Binaenalyh Münif Efendi’ye muallimîn-i irfânı milletin en müfidi nazarıyla bakmak ve nâmını hafıza-i ebnâ-yı vatana nakşetmek cümlemiz için bir vazife-i şükürgüzârîdir.” [12]

            Mecmua-i Fünûn, Münif Paşa tarafından, Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye’nin yayın organı olarak  Temmuz 1862’de çıkarılmıştır. İlk iki yıl aralıksız 24 sayı çıkmış, sonra İstanbul’da baş gösteren kolera dolayısıyla aksamalar olmuş ve yayınına 33. Sayıda ara verilmiş; 1966’da kaldığı sayıdan devam ederek 14 sayı daha çıkmış, 47. Sayıda yayını durdurulmuştur. Aradan uzun bir zaman geçtikten sonra 1882’de dergisini yeniden yayınlamaya başlayan Münif Paşa, ancak tek sayı çıkarabilmiş; yer verdiği bir makale yüzünden yayını durdurulmuştur.

            Derginin yazı kadrosunda Ahmed Vefik Paşa, Münif Paşa, Ethem Pertev Paşa, Hayrullah Efendi gibi önemli imzalar yer almıştır.

            Münif Paşa dergiye yazdığı önsözde, temel amacının vatan çocuklarını yetiştirmek olduğunu belirtir. Kullanılan dil, amaca uygun olarak,  sadedir. Dergideki yazılarda kullanılan kavram ve terimlerin Türkçe olması , karşılığı bulunmayan kavram ve terimlerin de bulunması hedeflenmişti.

            Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye Münif Paşa tarafından kurulmuştur. Cemiyet üyeleri Arapça veya Farsça’dan biri ile Batı dillerinden birini bilmek zorunda idiler. Ayrıca ders vermeleri, çeviri yapmaları ve Mecmua-i Fünûn’un yayınlanması işinde çalışmaları gerekiyordu.

            “Münif Paşa éclectique bir adamdı. Gazetecilikten başka, hukuk, iktisat, edebiyat, felsefe, hepsi onu çekmiştir. Herkesin, her şeyi birden öğrenmeğe çalıştığı ve gençlerin bazan hiç bir hocasız ve rehbersiz yepyeni bir bilginin ortasına tek bir kitapla atıldığı böyle bir devirde bu çok tabiî idi. Fakat asıl hüviyetini, ne bu tecessüs, ne de resmî hayatını o kadar başarılı yapan büyük vazifelerinde aramalıdır. O da Cevdet Paşa gibi, öğretmek için doğanlardandı. Ve ömrünün sonuna kadar öğretti. Gazeteciliği dahi bir nevi hocalıktır.”[13]

       Cevdet Paşa da, Münif Paşa da kuvvetli birer edebiyatçı değillerdi. Fakat her ikisinin de zaman zaman çok sadeleşen  dil ve üslûplarıyla, meselelere getirdikleri yeni bakış açılarıyla Tanzimat devri edebiyatının hazırlayıcılarından oldukları kabul edilir.

       Bir toplumda her şeyi tamamen değiştirip yerine bütün unsurlarıyla başka bir sosyal hayat ikame etmek mümkün değildir. Ancak, hiç bir toplum da geleneksel hayatını yıllarca süren dış müdahalelere rağmen, olduğu gibi sürdüremez. Önemli olan, değişirken dağılmamak ve aslını muhafaza etmektir. Ahmed Cevdet Paşa, Münif Paşa, Mustafa Sâmî Efendi, Saffet Paşa, Sadık Rıfat Paşa gibi şahsiyetleri, ifrat ve tefritten uzak kalmaya çalışan tutumlarıyla, dengeli değişmenin emniyet unsurları olarak kabul edebiliriz.

       Onlar devlet teşkilâtında çeşitli sorumluluk ve yükümlülükler almış ve toplumun yönlendirilmesinde mevki-makamlarının imkânlarından da yararlanmış olan kimselerdi; bir bakıma, ortaya çıkacak olumsuz sonuçların vebâlini de yüklenmek zorundaydılar. Temkinli davranmalarının en önemli sebeplerinden biri budur. “Tanzimat’ın babası” olan Mustafa Reşid Paşa’nın bile, Islahat Fermanı’nın dış müdahaleleri davet edici ve gayrimüslim tebaaya ziyadece taviz verici mahiyetine “Hıristiyanların hiç bir şey yapmamışken bu kadar imtiyâzâta nâil oldukları halde…”[14] sözleri ile, Avrupa devletlerine şirin gözükmek için devletin aslî unsuru olan müslüman halkın ikinci plâna düşürülmesine  itiraz edişi de bu temkinin göstergesidir.

       Fakat yenilik hareketleri artık kendi ideologlarını yetiştirmeye de başlamıştır. Bunlar, resmî sıfatları veya siyasî nüfuzları icabı değil, siyasî ve ideolojik görüşleri icabı yenilik hareketlerine girişen, bunun -basit de olsa- felsefesini yapan, çalışmalarında edebiyat gibi kuvvetli bir telkin ve tebliğ vasıtasından faydalanma imkânına sahip sanatçı-aydınlardır.

       “Edebiyat (…) insanı istemediği halde çekip alır, durmadan onun içine nüfuz eder…”[15] Bu nüfuz, elbette, kamu vicdanının oluşmasında ve bir davranış zinciri hâline gelişinde kuvvetle rol oynar. Sosyal değişmeler, edebî muhayyileye, sanat eserine, kitaba konu olmaya başladıktan sonra asıl mihrakına oturma imkânına kavuşur.  “Tarih boyunca rastladığımız yığınla örnek gösteriyor ki kitaplar faydasız, zararsız veya masum olmaktan çok, bütün olayların yönünü değiştirebilen -bazan iyi, bazan kötü yönde-  dinamik, canlı varlıklardır.”[16]

       Tanzimat dönemi aydınları, büyük bir bağlılıkla inandıkları Batılılaşma faaliyetlerini edebiyatın konusu yapmakla çok önemli bir silâha kavuşmuş oldular. Fakat Ziyâ Paşa, Nâmık Kemâl, Ali Suâvî, Ebuzziya Tevfik gibi Tanzimat sanatçıları, edebî şahsiyetlerinin yanında, ihtilâl düşüncesi de taşıyan kimseler olarak görmek gerekir. Bu bakımdan, edebî faaliyetlerinden önce onların  gizli faaliyet-cemiyetçilik tarafını ele almakta fayda vardır. Bu suretle, edebî faaliyetlerinin  kültürel ve ideolojik  arka plânını da vermiş oluruz.

 

       Yeni Osmanlılar Cemiyeti

       Âli Paşa’nın ağır ve ezici politikasına nihayet vermek ve devlette bir idare-i ahrarâne vaz’eylemek… Bunu için evvelâ Âli Paşa’yı ıskat ve saniyen onun yerine usûl-i cedîdeyi tervil ve hürriyetkâr idareyi temin edici bir hey’et tedârük ve ikame eylemek… İcâb ederse Âli Paşa’yı izâle etmek…”[17] amacıyla kurulan Yeni Osmanlılar Cemiyeti’nin  kuruluşu hakkında Ebuzziya Tevfik şunları söylüyor: “… cemiyet-i inkılâbiyyenin esası o gün mevzu-i bahs ü müzakere olur ki 1865 sene-i efrenciyesi Haziran’ında bir Pazar günüdür, maatteessüf kaçıncı günü olduğu müessislerce de muayyen değildi.

       O günkü müzâkere, idare-i mutlakanın idare-i meşrûtaya tahvili için ittihaz olunacak tedâbir-i evleviyyeye, yani bir cemiyyet-i inkılâbiyye teşkiline teşebbüs hakkında cereyan eder…”[18]

       Kuruluş macerası ve maksadı bu iktibaslardan kısmen de olsa anlaşılan Yeni Osmanlılar Cemiyeti’nin kurucuları Nâmık Kemâl, Nuri Bey, Âyetullah Bey, Reşad Bey, Refik Bey ve Âgâh Efendi’dir.

       Cemiyet, İtalyan Carbonari (kömürcüler) derneğinin tüzüğünü örnek almak suretiyle bir de tüzük hazırlar. Ebuzziya Tevfik bu tüzüğün “bizim muhit ve ahlâkımızı dikkate alarak” adapte edildiğini söylemektedir.[19]

       Cemiyetin kuruluşundan itibaren, gizli toplantılar düzenleyerek ülkenin içinde bulunduğu durumu gözden geçiren, kurtuluş çareleri üzerinde görüş alış verişinde bulunan Yeni Osmanlılar, son bir hamle olmak üzere, Sultan Abdülaziz’e bir dilekçe verip meşrutiyet ilânını istemeye kalkışırlar. Sultan Aziz’in çevresindeki ricalden bazılarına müracaat ederek destek talebine karar verirler. Hattâ destekleneceklerine kanaatleri de vardır. Fakat Âli Paşa bundan haberdar olur, teşebbüs sonuçsuz kalır.

         İttifâk-ı Hamiyyet de denilen bu cemiyetin genç mensupları, gizli faaliyetler yanında yayıncılığa da ağırlık vermeye başlar; gazetelerde dahilî ve haricî meseleler ele alınıp işlenir. Tabiî, bu tür faaliyetleri zülf-i yâre dokunmadan yürütmek çok zordur. Nitekim, ateşli yazılar yayınlamakla tanınan Muhbir gazetesi, Mısır valisinin yeni imtiyazlar istediğine dair bir haber yayınlar. Mısır valisi, “Aziz-i Mısr ünvanı, kendisine mahsus arma ile sikke darbı (para bastırma), müşirliğe (mareşalliğe) kadar rütbe, kendisine mahsus alâmet ile nişan, askerinin yüz bine iblâğı”[20] gibi fevkalâde önemli imtiyazlar peşindedir. Muhbir, bu istekleri kamu oyuna açıklamakla Bâb-ı Âlî’yi rahatsız eder; gazete kapatılır. 4 Zilkade 1283/ 10 Mart 1867) tarihli Tasvîr-i Efkâr’da Nâmık Kemâl’in “Mes’ele-i Şarkıyye” adlı makalesinin yayınlanması geniş yankılar uyandırır. Arkasından da basını yakından denetlemeyi hedefleyen meşhur  Karar-nâme-i Âlî yayınlanır (8 Zilkade 1283/ 15 Mart 1867). Resmî görevi bulunan cemiyet mensuplarından bazıları hakkında sürgün kararları çıkarılır. (Ali Suâvî Kastamonu’ya sürgün edilir; Nâmık Kemâl Erzurum Vali Muavinliğine, Ziyâ Paşa Kıbrıs Mutasarrıflığına tayin edilmek suretiyle İstanbul’dan uzaklaştırılmak istenilir.)

 

       Avrupa Macerası

       İçerde havanın bulanması, Yeni Osmanlılar Cemiyeti üyelerini rahatsız ederken, kaybettikleri ikbal ve itibarı yeniden yakalamak arzusunda olan bazı kimselere de iyi bir ortam hazırlamış oldu. Bir kısmı aileden politikacı da olsa kuvvetli bir siyasî terbiye ve tecrübeleri bulunmayan  Yeni Osmanlılar, bir taraftan kendileriyle  ilgili endişeleri ortadan kaldırmak, bir taraftan da birtakım imkânları bulunan “küskün ricâl”in desteğiyle mücadeleye devam edebilmek ümidiyle bazı kimselere  bel bağladılar. Onların karşılaştıkları son duruma etkili şekilde müdahale eden en önemli “imkân sahibi”, Mısırlı Prens Mustafa Fazıl Paşa’dır.

       Mısır veraset usulünün değiştirilmesi suretiyle, ağabeyi İsmail Paşa’dan sonra vali olma hakkı elinden alınan, malî haklarından da mahrum edilen[21] Mustafa Fazıl Paşa, İstanbul’dan elini çekmek istemiyor; yürüteceği siyasî mücadelede katkısı olabilecek tanınmış muhalif aydınları çevresinde bulundurmak istiyordu. Bu sebeple, durumları tehlikeye giren  ve “aydınlık fikirleriyle tanınmış kalem sahipleri” olarak kabul ettiği Nâmık Kemâl ve Ziyâ Paşa’yı Paris’e davet etti. Ebuzziya Tevfik’e göre gönderdiği davetiyenin meâli şudur:

       “Memleketimizin sevk olunageldiği mehâlik (tehlikeli işler) cümlemizin ma’lûmudur. Zaman bize bir vazife-i mukaddese tahmil etmiştir ki o da vakit varken mülkü bu tehlikeye düşmekten kurtaracak mânialar  vücuda getirmeğe sa’y etmek ve istikbal için te’min-i muvaffakiyyet eylemektir.

       Sizler memleketimizde efkâr-ı münevvere ile şöhret-şiâr iki sahib-i kalemsiniz. Hamiyyetiniz, gayretiniz dirayetiniz sizi çekemeyen ve me’muriyetle nefyetmek isteyen muhbirân-ı vatanın bile müsellemidir.

       Gayet vâsi’ olan sâha-i hürriyette vatanın saadet ve selâmetine kaleminizle hizmet etmek zamanıdır. Sizi bu hizmeti birlikte îfâ için Paris’e davet ediyorum. Meftun  olduğunuz hamiyyet-i vatanperverâneden ümidvârım ki, aynı hamiyyet neticesi olan bu davete icabet buyrulur.

       Hiç bir fikr-i dîgere mahmûl olmayacağından (başka hiçbir maksada yorulmayacağından) emin olduğum için, serbestçe beyan ederim ki, maksadı istihsal edinceye kadar hepinizi ve beraber götürmeğe lüzum gördüğünüz erbâb-ı kalem ü hamiyyeti ikdâ edecek kadar param var ve emrinize müheyyâdır.”[22]

       Bu davet üzerine, Nâmık Kemâl, Ziyâ Paşa, Mehmed Bey, Reşad Bey, Nuri Bey, Âgâh Efendi ve Ali Suâvî Paris’e giderler. Mustafa Fazıl Paşa, davetiyede vaad ettiği gibi, geçimlerini sağlayacak desteği verir. Onlar “gurbette vatan kurtarma sevdası” peşinde birçok sıkıntıya katlanmak zorunda kalırken,  İstanbul’da kalan arkadaşları da sıkı takipler, tutuklamalar ve görevle uzaklaştırmalar sonucu dağılırlar.

       Nâmık Kemâl ve arkadaşlarının ilk günleri çevreyi tanıma ve uyum sağlama, yapılacak çalışmaların görüşülüp planlanması ile geçer. Kısa bir müddet sonra, Fransız İçişleri Bakanlığınca Sultan Abdülaziz’in Paris ziyareti sırasında[23] Fransa’da bulunmalarının sakıncalı olduğu kendilerine bildirilir. Bir kısmı Londra’ya gider, diğerleri çeşitli Avrupa ülkelerine dağılırlar.

       Sultan Abdülaziz’in Paris ziyaretinden sonra Mustafa Fazıl Paşa affedilir; bilâhare İstanbul’a döner. Avrupa’da Jön Türk olarak bilinen Yeni Osmanlıların durumu kötüleşmiştir. Bir yıl kadar süren bir boşluğun ardından, yine Mustafa Fazıl Paşa’nın maddî desteği ile yayın faaliyetlerine girişirler. Ali Suâvî Muhbir’i (Londra, 31 Ağustos 1867), Ziyâ Paşa Hürriyet’i (Londra,29 Haziran 1868; daha sonra Cenevre’de), Ali Suâvî Ulûm’u (Paris, 1 Ağustos1869), Mehmed Bey İttihâd’ı (Paris, 15 Mayıs 1869), yine Mehmed Bey İnkılâb’ı (Cenevre, 28 Nisan 1869) çıkardı. Bunlar arasında Muhbir ve Hürriyet daha geniş etkiye sahip olabilmiştir.

       Bu gazetelerde çıkan yazıların geniş halk kitleleri arasında doğrudan ve derin etkiler bıraktığı iddia edilemezse de aydınlar ve devlet adamları üzerindeki etkileri hayli derin olmuştur. Esas fikirlerini meşrûtiyet fikri  etrafında yoğunlaştıran Yeni Osmanlılar, özellikle Bâb-ı Âlî’yi rahatsız etmiş; bu yüzden hükûmet, Avrupa hükûmetleri nezdinde çeşitli teşebbüslerde bulunarak onların yayın faaliyetlerinin kısıtlanmasını da sağlamıştır. Hürriyet gazetesinden aldığımız ve “Kemâl” imzalı aşağıdaki yazı, Yeni Osmanlılar’ın karşılaştıkları bazı engellemeler hakkında bilgi vermek ve onların bu suçlamalara nasıl karşılık verdiklerini anlamak bakımından, iyi bir örnektir:

       “Fırkamız meydana çıktı çıkalı İstanbul’da bir hayal levhası peydâ oldu. Bir tarafına bir elinde şarâb bir elinde baston bir adam resmolunmuş, ayağının altına şeyhülislâmlar, kazaskerler verilmiş; öteki tarafına yine o adam bir elinde kitab bir elinde kılıç olduğu halde tasvir edilmiş, ayağının altına patrikler, piskoposlar atılmış.

       Yeni Osmanlılar’ın hâlini bilmek için her kim büyüklere müracaat ederse ve şu müracaat eden Osmanlılardan bulunursa bu levha-i hayâlin şapkalı ve bastonlu tarafı gösterilir; yok Avrupalılardan ise, derhal kılıçlı kitaplı cânibi çevrilir.

       Biz İstanbul’da iken içimizden bir büyük zât vükelâdan birinin meclisinde bulunur. O esnada meclise bir Avrupalı gelir. Sevk-i kelâm ile ‘aman Yeni Osmanlılar namında bir fırka çıkmış, bunların efkârı nedir’ yollu sorar. Vükelâdan olan zât ‘evet öyle bir fırka var. Birtakım erbâb-ı ma’rifettir ki milliyet dâiyyesiyle mecbûl olduklarından Avrupalıların İslâmı ezerek Hıristiyanları  şımartmasından dolayı şikâyet ediyorlar. Hattâ ben bile onlardanım’ der. Yeni Osmanlılardan olan zât buna karşı ‘ efendim ihsan buyurun, vâkıa  Avrupalılar Hıristiyanları himaye ediyorlar. Müsavat bir dereceye kadar imtiyaz mertebesine vâsıl oldu; fakat Yeni Osmanlılar Hıristiyanları İslâmın derece-i mazlumesine indirmek istemezler. Umum ahalinin hakları olan derece-i hürriyyete îsâlini arzu ederler’ meâlinde mukabele eder. İşte hakikat-i hal dahî budur.

       Görüyoruz ki Osmanlıların fetânet-i tabiiyyesi kendilerine karşı bize isnâd olunan şeylerin hakikatini pek a’lâ keşfediyorlar.

       Lâkin bazı Avrupalılar levha-i hayâle hakikat aldandıklarından mıdır yoksa  aldanmağı daha fâideli gördüklerinden midir nedir, her yerin gazetelerine muhbirlik ederler: ‘Yeni Osmanlılar müddeâlarını din üzerine te’sîs ediyorlar. Onlardan hayır me’mûl olunmaz’ derler.

       İşte zuhûrumuzdan beri efkârımızca bize bulabildikleri kabahat budur. Evet biz din üzerine te’sîs-i müddeâ ederiz. Dinin ahkâm-ı siyasiyyesinde mânî-i terakkî olacak bir şey görmedikten başka şuna lâyıkıyla yakîn hâsıl ettik ki vatanı kurtaracak hürriyyet-i âmmeyi hâsıl eyleyecek bir çare var ise zikr olunan ahkâma müracaattir. Bu bâbda her kimin bir şüphesi var ise meydana koysun. Yeni Osmanlılar halline müsâraat eder. Ey mösyöler, din var iken terakkî mümkün olamayacağını siz neden bildiniz? Acaba tâbî olduğumuz mezhebin ahkâmından hiç haberiniz var mıdır? Bizde indallah ve indennâs her fi’linden mes’ûl olan erbâb-ı hükûmeti papalar gibi ma’sum mu kıyas ediyorsunuz? Ulemâyı papaslar hükmünde mi tutuyorsunuz? Hıristiyanlara zulmetmekliğimizden mi? Bilin ki dinimizin ahkâmına göre hukukca herkes müsâvîdir. Düşünün ki İspanyollar Gırnata’yı aldıkları zaman halkı tebdîl-i din icbârıyla ateşlere yaktılar: Biz İstanbul’u aldığımız vakit her mezheb sahibine icrâ-yı âyin için me’zûniyyet-i kâmile verdik.

       Ahkâm-ı dine ittibâ edersek size ondan büyük emniyyet olamaz ki kimseye zulm değil hîle bile etmeyiz.

       Sübhânallah biz usûl-i meşveret istiyoruz, meclis-i şûrâ-yı ümmet talebindeyiz. Onda her mezhebden adam bulunacak, hükûmete nezâret edecek; umum halk hürriyyet-i siyasiyyesine mâlik olacak. Bu müddeâlarımızı din üzerine  te’sîs ediyoruz. Siz yine tutup dinimizi mânî-i terakkî addediyorsunuz. Terakkî birkaç kişinin dest-i istibdâdında kalmakla mı olur?

       Diyorsunuz ki Asya’da bu kadar milyon nüfûs çürüyüp  duruyor. İslâmın kavaidinde ne hâssiyet olduğu bundan ma’lûm olur.

       Bilmiyorsunuz ki halkın çürümesi o kavâide ittibâ olunmadığındandır. Bir kere düşününüz Romalıların inkırâzından sonra âlemde  müessir-i medeniyyeyi ibka eden İslâm değil miydi? Maârif-i  hikemiyyeyi tevsî ve ihyâ eden İslâm değil miydi? Sizden birtakım ukalâ ‘Avrupa’nın üstâd-ı maârifi Endülüs Araplarıdır’ diye bağırıyorlar. Onlar İslâm değil miydi?

       Eğer sizin medeniyyet zannettiğiniz şeyler  karıların açık saçık sokağa çıkması ve meclislerde dans etmesi ise onlar ahlâkımıza muğayirdir; biz istemeyiz, istemeyiz, bin kerre istemeyiz!

       Biz o milletiz ki din sayesinde Hicaz’ın iki küçük  şehrinden çıkarak dünyanın üç büyük kıt’asına istîlâ ettik. Ma’rifet ve celâdetçe Yunanlıları Romalıları geçtik. Bir kere esâret bârını üzerimizden atınca kaybettiğimiz mertebe-i i’tilâya az zaman içinde yine suûd edeceğimizden emîniz.”[24]

 

       İstanbul’a Dönüş

       Avrupa’da medenî dünyanın çehresini yakından görme ve gözleme imkânını bulan, gazeteler yayınlayıp inkılâpçı, hattâ ihtilâlci fikirlerini kamuya ulaştırmak için hayli azim gösteren, bazıları (Mehmed Bey, Nuri Bey ve Reşad Bey) ordusunda İspanyollara karşı fiilen savaşacak kadar Fransa’ya bağlılık gösteren, fakat karşılaştıkları çeşitli durumlardan çıkardıkları derslerle her geçen gün duyuş ve düşünüş dağarcıkları zenginleşen Yeni Osmanlılar, birlikte mücadele anlayışını kazanamadıkları için, zaman içinde birbirleriyle çekişmeye başladılar. Bu durum onların etkileme gücünü hayli azaltmıştır. Üstelik, “hamiyyet duygusuyla ve hamiyetlerine güvenerek” onları Avrupalara davet eden Mustafa Fazıl Paşa, Bâb-ı Âlî ile anlaşarak maddî yardımını kesti. Bu durumda uzun süre gurbette kalmalarına imkân bulunmadığından peyderpey yurda döndüler.

       İçlerinde edebî yetenek ve donanımı zengin  olanlar vardı; bunlar, artık, gurbetçi ideolog  vasfından sıyrılacak ve mücadelelerine birer edîb-i müceddid  sıfatıyla devam edeceklerdir. Asıl ukmduklarını bu safhada elde ettikleri söylenebilir. Çünkü değişik edebî türlerde sosyal faydayı ön plâna alan  eserler yazmak suretiyle, 1870 sonrası Türkiyesinde birer  mürebbî, birer muallim olmuşlardır.

       Onların bundan sonraki mücadelelerini, devrin edebî çehresiyle birlikte değerlendirmek daha doğru olur.

 

               

 

 

 

 

 

 


[1] Bk.Prof. Dr. Mümtaz Turhan, Kültür Değişmeleri, Millî Eğitim Bakanlığı Yayınları, 1000 Temel Eser, İstanbul-1969, s.238

[2] Fermanın madde madde izahında, bu yolun asıl metni takipte okuyucuya kolaylık sağlayacağı düşüncesiyle,  kelime kadrosunu çok fazla değiştirmeden anlamın verilmesi hedeflenmiştir.

[3] “Meclisi-i Vâlâ-yı Ahkâmı Adliye: Islahat hareketlerinin îcâbettirdiği yeni nizâmnâmeleri hazırlamak, me’murların muhâkemeleriyle meşgul olmak, lüzum gösterilen devlet işlerinde rey vermek üzere 1253 (1837) yılında teşkîl olunan meclis. (Devellioğlu)

[4] Bedel ödeme konusunda adalet ve hakkaniyet ölçülerine uyulduğu söylenemez: Müslümanların bedelli askerlik yapmaları hem çok zor hem de pahalıdır. Gayrimüslimlerden alınan bedelin birkaç misline varan bu bedeli ödeyemeyen Müslüman unsuru, ister istemez askerlik yapmış; azınlık mensupları ise “ucuz bedel”in nimetlerinden kolaylıkla yararlanabilmişlerdir. Tabiî, bu uygulamanın stratejik yönünün bulunduğu ortadadır.

[5] Yâd-gâr: Edebsiz adam, ma’hûd. (Kaamûs-ı Türkî)

[6] Ahmed Cevdet Paşa, Tezkire N.10, Tezâkir 1-12, TTK Yayınları, Ankara-1986, s.68-69

[7]  Daha geniş bilgi için bk: Yeni Türk Edebiyatı Antolojisi, Cilt:1, İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Yayınları, Haz. M. Kaplan, İ. Enginün, B. Emil, İstanbul-1974, s.73-83

[8] Encümen: cemiyet,  meclis, şûrâ, komisyon; takım. Dâniş: Biliş, bilgi .  Encümen-i Dâniş : Meclis-i Maarif-i Umumî çerçevesi içinde kurulan bazı alt komisyonlar vardı. Encümen-i Dâniş de bu alt komisyonlardan biri olarak 28 Temmuz 1851 tarihinde açıldı. İlimler Akademisi görevini yürütmek üzere kurulan ilk Türk ilim cemiyetidir. Fransız Akademisi örnek alınarak kurulmuştur.  Temel görevleri şunlardı: Dârülfünûn için ilmî ve teknik eserler telif veya tercüme etmek; halk için değişik kitaplar yazmak; Türkçenin bilim dili olarak gelişmesini sağlamak… Tüzük hükümlerine göre 40’ı aslî,  30’u fahrî üyesi bulunacaktı. Aslî üyelerin ilimde söz sahibi olmaları ve bir yabancı dil  bilmeleri gerekiyordu. Mustafa Reşid Paşa, Ahmed Vefik Paşa,  Ahmed Cevdet Paşa,  Mütercim Rüşdü Paşa,  Âli Paşa,  Tarihçi Hayrullah Efendi,  Yusuf Kâmil Paşa, Reisü’l-ulemâ Tahsin Efendi,  Şeyhülislam Arif Hikmet Bey gibi önemli kimseler aslî üyeler arasındaydı. Fahrî üyelerin Türkçe bilmeleri şart değildi. Üyeleri arasında tarihçi Hammer, Fransız Bianchi, İngiliz Redhouse,  Ermeni Agop Efendi vb. kimseler yanında, müderrisler, müftüler, nazırlar vb. bulunuyordu. Bu akademi, on yıldan fazla faaliyet gösterdikten sonra kapanmıştır.

[9]Ahmet Hamdi Tanpınar, XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi, Çağlayan Basımevi, Dördüncü Baskı, İstanbul-1976, s.164-165

     [10] a.g.e., s.166)

[11] a.e., s.165

 

[12] Ebuzziya Tevfik ‘in bu sözleri için bk: Tanpınar, a.g.e., s.180-181

[13] Tanpınar, a.g.e., s.179-180

[14] Yeni Türk Ansiklopedisi-I, s.466

[15] Goethe, (Çev. Prof.Dr.Gürsel Aytaç) Goethe Der ki, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları: 534, Birinci Baskı, Ankara-1982, s.198

[16] Robert B. Downs, Dünyayı Değiştiren Kitaplar (Çev. Erol Güngör), Dünyayı Değiştiren Kitaplar,  Tur Yayınları: 28,  I. Baskı,  İstanbul-1980, s. 13

[17] İ.E. Mahmud Kemal İnal, Son Asır Türk Şairleri,  s.946

[18] Yeni Türk Edebiyatı Antolojisi-II, s. 609

[19] Yeni Osmanlılar Tarihi-I, Kervan Yayınları, Birinci Baskı, İstanbul-1973, s.84

[20] Tanpınar, a.g.e., s.225

[21] Paşa normal mirasından mahrum edilmiş, fakat külliyetli miktarda para verilerek Mısır’a dönüşü engellenmek istenmiştir. “… buna mukabil kendisine 4-5 milyon İngiliz lirası para verilen Mustafa Fazıl Paşa…” (Bk. Yüksel Çelik, “Mustafa Fazıl Paşa” maddesi, Yaşamları ve Yapıtlarıyla OSMANLILAR ANSİKLOPEDİSİ, YKY, İstanbul, 1999, s.301)

[22] Yeni Türk Edebiyatı Antolojisi-II, s.600

[23] Sultan Aziz’in  Avrupa seyahati, Fransa imparatoru III. Napoléon’un  Paris sergisi dolayısıyla daveti üzerine (İngiltere Kraliçesi Victoria’nın daveti de bu seyahati kolaylaştırmıştır) 21 Haziran 1867’de başlamıştır. Padişah 30 Haziran’da Paris’e ulaşmış, 10 Temmuzda hareket edip 12 Temmuz’da Londra’ya varmış, 23 Temmuz’da Londra’dan ayrılarak, trenle ve deniz yoluyla Brüksel, Coblentz, Viyana, Budapeşte, Vidin, Rusçuk, Varna üzerinden İstanbul’a dönmüştür. Toplam 47 gün süren bu seyahat  7 Ağustos 1867 (6 Rebiülahir 1284) tarihinde sona ermiştir. (Daha geniş bilgi için Bk. İsmail Hami Danişmend, İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi,  Cilt 4,  Türkiye Yayınevi,  İstanbul, 1972, s.216 v.d.)

[24] Hürriyet, Sayı:11,  7